Bugün “Dünya Sulak Alanlar Günü”. 2 Şubat 1971’de İran’ın Ramsar kentinde beş kıtadan onlarca devletin katılımıyla oluşturulup imzalanan Ramsar Sözleşmesi, 13 Kasım 1994 tarihinde ülkemizde de resmen yürürlüğe girmiştir. Bu tarihten itibaren, Anayasa’nın 90. maddesi itibariyle, imzacısı ve tarafı olduğumuz tüm öbür uluslararası anlaşmalar gibi kanun hükmündedir. Bağlı olarak, Ramsar Sözleşmesi’nden adapte edilerek Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği de hazırlanıp yürürlüğe girmiştir.

Yönetmelik’in 4. maddesinde sulak alan tanımı şu şekilde yapılmıştır:

“ ü) Sulak alan: Tabii veya suni, devamlı veya geçici, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu, denizlerin gelgit hareketlerinin çekilme devresinde altı metreyi geçmeyen derinlikleri kapsayan, başta su kuşları olmak üzere canlıların yaşama ortamı olarak önem taşıyan bütün sular, bataklık, sazlık ve turbiyeler ile bu alanların kıyı kenar çizgisinden itibaren kara tarafına doğru ekolojik açıdan sulak alan kalan yerleri,”

Görüldüğü gibi sulak alan tanımı aslında oldukça geniş, doğal olarak habitat ve havza vurgusu da içeren biçimde yapılmıştır. Başka bir deyişle, ulusal ve uluslararası çapta koruma sözü verip, sorumluluk üstlendiğimiz mevzu kısaca bu şekildedir.

Sözümüzü tuttuk mu?

Bugün ülkemizde yukarıdaki tanım içine girebilecek aklınıza gelen irili ufaklı hiçbir sulak alan, herhangi bir koruma statüsü olsun olmasın güvende, sağlıklı ve doğal dengesi içinde değil. Bataklıklar zaten hep kurutulması gereken pis yerler olarak öğretildi değil mi? Bugün üzerine en az bir baraj ve/veya HES kurulmamış, kurulmamışsa da proje peşine proje gelmeyen akarsu kaldı mı? Kurumakta, yok olmakta olan göllere dair haber duymadığımız bir gün geçiyor mu? Altı metre derinliğe kadar denizleri düşünsek, kıyılardan bahsediyoruz… Bu konuda en dertli şehirlerden birinden seslenen bir platform olarak, turizm adı altında işgal edilenleri mi iskelesiydi, ‘beyaz kum’ dökmekti derken doğal yapıları tahrip edilenleri mi… Hangi birini sayalım…

Bütün sulak alanlar;

  • Özellikle endüstriyel, monokültür, bölgelerin su bütçeleri dikkate alınmadan yapılan tarım ve bu tarıma su yetiştirmek için; dolayısıyla yanlış tarım politikaları yüzünden,
  • Akla gelebilecek her türlü kirlilik nedeniyle,
  • ‘Yasal’ ya da kaçak fark etmeksizin yoğun avcılık baskısından, sadece öldürmek değil aynı zamanda toprak ve suya karışan ağır metallerden ötürü,
  • Havza ve habitat olarak, bütüncül koruma kültürünün hiçbir şekilde yerleşmemiş olmasından kaynaklı,
  • (Özellikle ikinci) konutlara, turistik tesislere manzara diye pazarlama zihniyetinin, gözü dönmüş rant ve çıkar ilişkilerinin sonucu olarak,
  • Çok büyük oranda sadece kaynak olarak görülmeleri, üstün kamu yararı korumak iken, ilgili tüm mevzuat delik deşik edilerek, aciliyetler geciktirilerekkorumama ısrarı nedeniyle,

Can çekişiyor!

Sulak alanlar bu durumda olduğunda hepimizin, tüm ortak yaşamın hayatı tehlikede demektir. Gözümüzde şöyle bir canlandırdığımızda, tüm gezegenin su kütlesini, okyanuslar, denizler, göller, yeraltı ve yerüstü suları hepsini düşündüğümüzde, aslında gezegenin dolaşım sisteminden bahsettiğimiz ortaya çıkıyor. Damarları kangren olmuş ya da olmak üzere, kalbi zar zor atan bir gezegende biz insanlar (da) nasıl yaşayabiliriz?

Binlerce yıllık insanlık tarihine de baktığımızda, evet suyla, su kenarlarında yaşamışız, suya göre göç etmiş, rotaları suya göre belirlemişiz, kültürümüzün pek çok öğesi de böyle oluşmuş. Bugün geldiğimiz noktada belki de en kritik sorulardan biri şu, biz acaba ne zaman suyla yaşayıp, ondan öğrenmeyi, onu da yaşayan bir varlık olarak bilip saygı göstermeyi bırakıp sadece hükmetme, tahakküm kurma, sahip olma, metalaştırma noktasına gelmişiz?

Bu sorunun yanıtlarını ararken, örneğin özgür akan nehirleri, ülkeleri birbirine bağlayan göçmen kuşları da düşündüğümüzde, sadece bedensel refah ve sağlık değil belki toplumsal olanın da ipuçlarını yakalayacağız… Sulak alanlar tüm gezegenin, gezegendeki tüm yaşamın bağlarını kuruyorsa, onlardan öğreneceğimiz daha ne çok şey var…

Korumanın öncelikli ve birincil olduğu günleri de görmek dileğiyle…

 

Muğla Çevre Platformu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir